GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYALI CİHAN DEĞER...

            Ara sıra albümdeki eski resimlere bakarken dalıp dalıp giderim köyümüzün daha elektriğe kavuşamadığı yıllara... Bir karış ekilmedik yer bırakılmayan, mart veya nisan ayında tarlaya ekinlerin ekilmesiyle başlayıp, koşturmaca ve cümbüş içinde  gelinen güz (sonbahar ) aylarını.  Harmanların kaldırılıp ekinlerin  (şimdi yerinde yeller esen) değirmende una çevrilmesiyle ve  havaların da soğumaya başlamasıyla sözüm ona bırakılan bağda, bahçede koşuşturma işlerini.

Elbette köyümüzde doğup orada büyüyenlerin de sayısız hatıraları vardır. O yılların yaşam koşullarına paralel olarak yaşanmış acı, tatlı, çileli yıllara ait.  Ben o yıllarda Ankara da oturan bir Dalkozlu olarak köye geliş-gidişlerimizde, köyde kaldığımız yaz ayları boyunca hatırladıklarımı anlatmaya çalışacağım.

Ankara nın
Gülveren Bahçeler üstü semtinde oturan bizler için köye gitme hazırlıkları okulların tatile girmesiyle başlardı. Okulların tatile girdiği haftanın ertesinde başlayan köy yolculuklarında gidilen arabalarda o zamana göre değişik kişilerin veya köylerin isimleriyle  anılırdı." Dolaşıkların arabası", "Oymağacın arabası", "Garataşın arabası", "Haydar Alinin veya Haydar Hakkının arabası"....v.s. Günümüzde bunun adı İstanbul da oturanlar için "Üç gazilerin arabası"dır. Ankara nın köye uzaklığı, İstanbul a göre daha az olduğundan otobüsler  genellikle saat iki gibi kalkardı. Bunun bir nedeni de cumartesi günleri okullarda  ve işyerlerinde öğlene kadar mesai olmasıydı. Gülveren e gelen otobüsler  o zamanın bütün şehirlerarası otobüslerinde olduğu gibi üstte büyükçe bir bagaj yeri olan, oraya çıkabilmek için yandan  merdivenli arabalardı. Vapurlarda buna "yandan çarklı" denirdi.

Çuvallar (nedense köy yolculuğu denince aklıma hep çuvallar gelir) arabanın bagajına verilmeden önce üzerlerine kime ait olduğu veya kime gideceği  yazılırdı. Örneğin "Dalkozdan Kamyoncu Memede verilecek" gibi. Bu yazıyı yazmadan önce çuvallar yorgan  iğnesiyle ve olmazsa olmaz beyaz renkli yorgan ipliğiyle ağzından güzelce dikilirdi.  Çuvallara yazı yazarken köylümüz o zamanlar tükenmez kalemi bilmediğinden ya da "ulan bizi kandırdılar, tükenmez dediler ama iki günde tükendi!" tecrübeleri  nedeniyle *zabit kalemiyle yazardı. Daha sonraları dolmakalem keşfedilmiştir ama Dalkozlu bunu dolma biber kadar benimsememiştir!..

Köylülerimizin, köye giderken yanlarında getirdikleri diğer bir şey de, olmazsa olmaz karpuzlardı. Peki diğer yolcular kime ait olduğunu veya kime gönderildiğini nereden bilecekler?  Cevabı yine karpuzun üzerine yazılan yazıda!.. "Cıddırı Memed, Eğri Ahmet, Akman Ayşa, Aslangilin  Kela". Karpuzun üzerine bunları  yazabilmek için de hala kullanılmakta olan bir kalemden yani karpuz kaleminden bahsedeyim.

Bu kalem genelde inşaat çivisinden ya da çakı gibi bir maddeden olurdu. Karpuzların üzerindeki bu yazıyı görünce, tarih kitaplarında okuduğumuz çivi yazılarının ne kadar zor yazıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek!.

Yolculukta gönderilen veya beraberinde getirilen şeylerden birisi de gazetelerdi. Köyde haberleri bir hafta geriden takip eden insanlar için bunun anlamını, o günleri yaşayanlar daha iyi bilirler sanıyorum.Yakınlarına verilmek üzere  yolculardan birine mektup verecek köyümüz insanı önce çizgili dosya kağıdına mektubunu yazar, kağıdı uzunlamasına ikiye katlar, uçlardan birini diğerinin içine sokar üzerine de: "Dalkozdan bilmem  kime verilecek.Gönderen bilmem kim ". yazardı. Burada söz ettiğim "bilmem kim" tamamen hayali bir kişidir. Kimse üzerine alınmasın!. Ankara da Gülveren, istanbul da Erenköy Tren istasyonu yanındaki kahvede  yapılan bu yolculuk  hazırlıklarında en son otobüsün üzeri  bir brandayla kapatılır ve kalın iplerle branda kenarındaki deliklerden geçirilerek otobüsün kenarlarındaki demirlere bağlanırdı. Buna  rağmen otobüse yüklenen bazı çuval veya sepetlerin yollarda düştüğü de az rastlanır şey değildi!.. Hayırlı yolculuklar temennisiyle başlayan yolculuk  bir süre sonra herkesin konuştuğu ama kimsenin kimseyi dinlemediği bir atmosferde devam ederdi. Hele yolcuların arasında Ayşe Özdemir, Rahmetli Sakine Yenge, Havuz Gilden rahmetli Amcam Ahmet Uysal gibi çok kısık sesle konuşan birileri de varsa !!.. otobüs tam anlamıyla **Dalkoz Odasına çevrilirdi!

Yağmurlu havalarda Karga Sekmez  virajları ve özellikle de Işık Dağının yüksek rampalı yolları bize epey ecel terleri döktürürdü. Bazen çamur nedeniyle burayı çıkamadığımız  ve otobüslerin arka arkaya dizildiği zamanlar olurdu. Şimdi olduğu gibi Soğuksu  ve özellikle Çerkeş te mutlaka yemek molası verilirdi. Çerkeş te yoğurt yememek çok büyük saygısızlık sayılırdı! Kurşunlu ya gelindiğinde ise hemen fırından sıcak sıcak ekmekler alınıp çuvallara konulurdu. Ekmek denilince Göbü (sade pide) ve Yazma ekmek  ( yufka büyüklüğünde tek katlı lavaş ) başka şey bilmeyen Dalkozlu için fırın ekmeği biraz da  medeniyet demekti.  Köy yolculuğunda en son Doruk Mevkiinden korkulurdu. Son derece dar, yüksek ve virajlı bir yapıya sahip olan bu yol özellikle Melan Deresi ne ilk defa  arabasıyla gelen bir yabancı için genellikle son gelişi olurdu! O günlerde saat 21 veya 23 gibi  köye gelen bu otobüsler, elektriği olmayan ve saat 19 gibi yatan köylülerin bakışıyla gecenin bir yarısı gelen arabalardı. Ankara ve istanbul arabalarını köyde bekleyenlerin hali daha komikti. Mektebin üstünde şimdiki köyün altında beklenirdi bu arabalar. Beklerken de herkesin farklı bir  tarzı vardı. Kimileri ellerinde fenerlerle yanlarındaki eşeklerle beklerken, kimileri de ellerinde lükslerle ve yanlarında atlarla beklerlerdi. Ellerinde lüksle beklemek aynı zamanda seviye göstergesi idi. Zaten bunlar lüks ailelerdi! Gelen arabaların tahmininde de çeşitli yöntemler vardı. Kimi kızıl derililer gibi yere  kulağını dayar, kimi Doruktan aşan arabanın ara sıra görünen farlarının ışığına bakarak tahmin yürütürdü.

- Ankara arabası!...  -Hayır İstanbul arabası! -Dolaşıkların arabası... -Hayır Oymağacın arabası!

Bu tahminler arabaların Su Çıkan dan  itibaren çaldıkları uzun kornalarla son bulurdu. Ankara arabası genellikle daha önce gelirdi. Arabadan inen bir yolcu için yapılacak ilk şey : "hoş geldin, başka kim geldi, öbür araba gelmedi mi".. faslından sonra  arabanın üzerindeki çuvalları, eşyaları, kolileri..  indirtmekti. Arabanın geldiğini duyan köylülerin yakınlarını karşılamak  üzere mektebin  yanına gelişleri sırasında köyün zifiri karanlığında o fenerler ateş böceği gibi gelirdi bana. Kendilerini görmediğimiz ama nal seslerini duyduğumuz hayvanların bu sesleri de artık fon müziği olurdu! Eğer  o akşam ay ışığı varsa ve de ortalık aydınlıksa sözüm ona medeniyetten gelen  bizler için bu bir nimetti. Son arabanın yolcusu da köye indikten sonra, artık aşağı köye doğru yürümeler başlar, bir taraftan da hoş geldin faslı, bir taraftan da sorular başlardı: "Ne gadar galcan, çok galcan mı?" Gelen kişinin yakınlarına da hemen  iltifatlar başlardı: 

- Ayşaaa... Aaaa Ayşaa...gözünaydın gız ooğlun gelmiş!!"...   - "Hoş geldin İrecep, hoşgeldin Iramazan." 

Diğer köylerden gelenlerle birlikte ertesi gün yani Pazar günleri kurulan ama şimdiki gibi tek bir kamyondan oluşmayan, insanların neredeyse yan yana yürüyemedikleri Bayramören Pazarına gidilirdi. Şimdiki kuşaklara  inanması biraz zor  geleceğini biliyorum ama gerçekten o zamanlar Bayramören Pazarı;  Melan Deresinin en önemli sosyal olaylarından birisi olurdu. Bu arada, Bayramören Pazarını o günlerden bu günkü haline getirmek için  kendini parçalayan Bayramören ilçemizin o günlerdeki  ileri gelenlerine yarattıkları eserlerinden dolayı saygılar sunuyorum.!!... 

* Zabit kalemi: Kurşun kaleme benzeyen ama ucuna tükürülmeden yazı  yazmayan bir kalem çeşididir.

** Dalkoz odasına çevirmek: Köyümüze ait bir deyim olup herkesin ayrı telden çaldığı ortamlar için kullanılır. Tıpkı "burayı kadınlar hamamına çevirdiniz" lafı gibi!.

YOONİS UYSAL   
( Havuzgilin Hasan'ın Böyük Oğlan -  Gamyoncunun Torunu)

Bunu paylaş !

Submit to DeliciousSubmit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn